Bir gün öleceğim, son kez soruları cevaplayacak, son kez hesap vereceğim. Bir gün öleceğim, kim kime ne yapmış dinlemek zorunda olmayacağım. Bir gün öleceğim, konuşmak istemediğimde konuşmayacağım. Bir gün öleceğim, sorumluluğum kalmayacak. Bir gün öleceğim, kaçmak zorunda kalmayacağım. Bir gün öleceğim, kavga etmeme gerek kalmayacak. Bir gün öleceğim, adaletim benimle kalacak. Bir gün öleceğim, özgürlüğüm daim olacak. Bir gün öleceğim, dilediğimi yiyip, içeceğim. Bir gün öleceğim, hayvanlarla konuşacağım. Bir gün öleceğim, korkum kalmayacak. Bir gün öleceğim, düşünmeme gerek kalmayacak. Bir gün öleceğim, ağlamak için neden kalmayacak. Bir gün öleceğim, hiç küfür etmek istemeyeceğim. Bir gün öleceğim, kimseyi incitmeyeceğim. Bir gün öleceğim, ne hissedeceğime ben karar vereceğim. Bir gün öleceğim, yavaşça unutulacağım. Bir gün öleceğim, onlar bakınca sadece taş ve toprak görecekler. Bir gün öleceğim, kimi boşa üzülecek, kimi boşa sevinecek, ama çoğu boşa olduğunu henüz bilmeyecek. Bir gün öleceğim, belki yanımdan geçecekler ama beni görmeyecek ve rahatsız etmeyecekler. Bir gün öleceğim, hep çiçek kokan, tanrının rüzgarıyla başını okşadığı bir tepede kendime ait bahçeli bir evim olacak.
En önemlisi de ne biliyor musun? Bir gün öleceğim ve sonsuza dek yanımda sadece sen olacaksın. Sen yanımda olduğunu bilmeyeceksin, ben ise onun sen olmadığını bilmeyeceğim.
Ben seni özlemeye pes ettim, ben ölümü özlüyorum aslında…
Asla beraber olamayacağız. Aynı evi, aynı teni paylaşamayacağız. Aynı masada oturmayacağız. Hatta aynı şehirde bile oturmayacağız.
Belki bir gün son kez görüşeceğiz, ikimiz de bunun son olduğundan habersiz. Son kez el ele gezeceğiz, belki de son kez söyleyeceğiz birbirimizi sevdiğimizi.
Yine beraber planlar yapıp, tutamayacağımız Son sözleri vereceğiz birbirimize. Ve elbette yollarımız yine ayrılacak bir gün.
Sonra aramıza şehirler girecek, Hiç karşılaşmayacağız. Tesadüfler bile bir araya getiremeyecek. Sonra da belki birimiz öleceğiz, diğerimiz hiç bilmeyecek.
Boğuk ve yağmurlu bir gündü. Sokakta ne insan vardı ne de gürültü. Sadece yürüyüşüm ve yağmurun şapırtısı. Eski bir iş hanının giriş katındaki çay ocağına sığındım. Dükkanda sadece iki adam vardı. Bardakları dizmekte olan bir çaycı ve eskimiş çift kişilik koltukta oturan bir amca. Çay söyledim. Ahşap küçük tabureler gözüme rahatsız göründüler. Koltuğa oturmak istedim. Amcanın yanına gittim.
-Oturabilir miyim?
Bir şey demedi, sağa kaykıldı. Oturdum, çayım geldi. Şeker istemedim. Bir yudum aldım. Amcaya baktım bıyıkları sarıydı. Sigara içiyor demek ki, rahatsız olmaz diye düşündüm ve sigara yaktım. Biraz sonra konuştu.
-Hasta mısın? -Yok, değilim. -O zaman bi derdin var. -Yok amca, sadece biraz yorgun hissediyorum. -Kaç yaşındasın? -Otuz. -Genç adamsın, taşı sıksan suyunu çıkartman lazım. Bu yaşta ne yorgunluğu?
Biraz sert söyledi. Haddini aştığını düşündüm, kızdım. Bir süre konuşmadım. Sigarama asıldım. Çayımdan iki yudum daha aldım. Ardından, belki de kötü niyetle söylemedi diye düşündüm ve cevap verdim.
-Sadece ruhum yorgun.
Çaycı bana baktı.
-Bişey mi istedin abi? -Yok hocam.
İşine döndü.
Sağıma baktım amca falan yoktu. Bir an afalladım. Şaşkınlıkla çaycıya baktım. Görmedi, hala bardakları diziyordu. İçimden, neyse siktir et dedim.
Uyandım. Tek gördüğüm aydı. Kalktım, etrafa bakındım. Karlar içinde bomboş bir kasabadaydım. Üşüdüğümü hissettim. Üstümdeki karları silkeledim. Hiç bir şey hatırlamıyorum. Bu evlerden hangisi benim? Ya da evim var mı burada? Yoksa bir otel mi bulmalıyım? Yürüdüm ayın karda yansıttığı ışıkta…
Duvarları dökülmüş bir binanın içine girdim. Resepsiyonda şeytan vardı. Bir oda lütfen… Öyle bir kahkaha attı ki kendimi zor dışarı attım. Ürperti iliklerime kadar sindi. Yürümeye devam ettim. Işık hüzmeleri saçan bir bina gördüm uzakta. Ona doğru ilerledim. Yaklaştıkça şatafatını fark ettim. Kapısında durdum. Benim olması için biraz fazla şatafatlıydı, yabancı hissettim ama yine de içeri girdim. Resepsiyonda bir melek vardı. Bir oda lütfen… Ne olduğunu anlamadım. Kör oldum. Gözümü açtığımda kendimi kapıda buldum. Binanın ışıkları sönmüş o şatafatı gitmişti. Ay ışığındaki o karlı soğukta, yalnızca yalnızlıktan ürperdi içim.
Kafamı kaldırdım. Terk edilmiş bu kasabada tek arkadaşım yolumu aydınlatan aydı. Yürüdüm, yürüdüm, daha fazla yürüdüm… Bir yazı gördüm. Sadece OTEL yazıyordu. Tek katlı ama uzun bir bina. Çokça da eskimiş. İçeri girdim. Resepsiyonda sadece sönmüş bir mum ve buruşturulmuş peçeteler vardı. Mumu görünce ceketimde sigaramı aradım. Mumu yakmaktan ziyade aklıma bir sigara yakmak gelmişti. Sigaramı yaktım.
Kendime bir oda bulmak için bu uzun otelin uzun koridoruna girdim. Koridor ben sigaradan her nefes aldığımda aydınlanıyor, sonra yine karabasana dönüyordu. Tüm kapılar açıktı. İlk odaya geldiğimde içeride ben ve bir kaç kişi sohbet ediyor, gülüşüyorduk. Sanki başka bir boyuttu. İçerisinin karanlık, soğuk ve yalnızlıkla hiç bir alakası yoktu. Her şey net şekilde görünüyordu. İçeride çok mutlu görünüyordum, rahatsız etmek istemedim. Koridorda yürümeye devam ettim. İkinci odaya geldim. İçeride bir kadınla sevişiyordum, kim olduğunu bilmiyordum. Yerlerde cam kırıkları ve dökülmüş içkiler vardı. Sormadım. İlerlemeye devam ettim. Bir sonraki odaya geldiğimde ailemle yemek yediğimi gördüm. Babamda oradaydı. Kimse konuşmuyordu. Neden bu kadar sessiz olduklarını merak ettim. Girmeye cesaret edemedim.
Yürümeye devam ettim koridorda, tüm odalarda ben vardım. Hep birileriyle bir şeyler yapıyordum. Hiçbirinde yalnız değildim. Ama yalnız hissediyordum. Koridorun sonundaki kapı tekrar dışarıya çıktı. Ay da gitmişti. Artık sadece soğuk ve karanlık vardı.
In a dream, I was lost in the forest. I had lost my dreams in that forest. Hope was there, but she was lost too. She had lost it all. We were all lost.